15 Ekim 2012 Pazartesi

-mış gibi

         Ufak sırt çantasını omzuna atıp, yere bakarak hızlı adımlarla geçti işyerinin koridorunu, kapıyı çarptı ve çıktı. Kapıyı çarpması bir şey ifade etmiyordu tabii. Ofiste kimse kalmadığından kapının gürültüsü ancak kuru duvarlarda yankılanırdı. Zaten derdi işi değildi. İş yerindekiler onun kadar eğlenceli bir tipi arasalar bulamazlardı. Geveze, komik ve akıllı kadınları severdi insanlar, çünkü tuhaf biçimde bu kadınlar hoppa göründükleri kadar anaç ve merhametli, kötü insanlara karşı da bir o kadar umarsız ve zalimdiler, cesaretleri sizi teşvik etmek için de, korumak için de bulunmaz bir yardımcıydı. Onun derdi yakınında olanlarlaydı. Çok yakınında duranlarla. Eksikliklerini görebilecek kadar kısa mesafede olan, sürekli ilgi göstermesi gerekenlerle başa çıkamıyordu! Herkese karşı inceliklerle dolu olan ruhu onu sevenlere karşı anlayışı kıt bir duvara dönüşüyordu. Kırılacaklarmış, üzüleceklermiş ne gam! Beğenmiyorlarsa çekip gidebilirlerdi: Cehenneme kadar! Es kaza biri kırılıp bundan şikayetçi olursa iyice zıvanadan çıkıyor, ağzından alevler püskürten bir ejderha gibi haykırıyordu. Annesi, kocası, çocukları!

Ve onu sevenler, bana kalırsa ondan nefret de ettiler.

Kötü bir günün ardından her zaman sinemaya giderdi. Canını acıtan, onu üzen şey her neyse bu hayata aitti ve sinemada gittiği her film başka bir dünyanın kapısını açıyordu ardına dek. Başka biri olmanın ya da en azından kendi hayatı hiç olmamışcasına başka bir hayatın uzaktan seyircisi olmak, gerçekliği yalnız perdedeymiş gibi görerek kendi acısını unutmasını sağlıyordu. Bu ışıklı perde, onu koruyor, aydınlatıyor, dışarıdaki zalimler bulamasın diye karanlık salonlarında saklıyordu... Zaten anlaşılan hayatı uzun süredir hep "-miş" gibi sürdürüyordu. Filmlerdeki hayat gerçek-miş gibi, sevdikleri de onu seviyor-muş gibi, aşık olduğu, ama onun varlığından haberdar bile olmayan adam da ona aşık-mış gibi...