10 Nisan 2014 Perşembe

Binlerce kez... İyi Geceler!

Haberi düşer düşmez izlemek için gün saydığım İskandinav-İrlanda yapımı bir filmi bekliyordum. Fragmanlarını izlerken bile içimde fırtınalar koparan, yutkunmama izin vermeyen bir hikayeyi...
Rebecca'nın hikayesini.
 
6 yaşında savaş muhabiri olmaya karar vermiş biri için şimdi yapmak istediği şeyin çok uzağında olmak ne kadar acı verici anlatamam. Birçoğunuzun, hatta hemen hepinizin "Savaşta olmak daha mı mutluluk verici! Saçmalama!" dediğini duyar gibiyim, ama gerçekçiliğin prensiplerine her daim daha yakın olan biri olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Siz sevin ya da sevmeyin savaşlar ve acılar dünyanın her yerinde var olmaya devam edecek, üstelik bizim doymak bilmeyen iştahımız ve zevklerimiz için ve ben oturup bunları görmezden gelmek istemiyorum, hatta görmezden gelenlerin gözlerine sokup, onları rahatsız etmek, başlarını uzatıp orada ne oluyor, ne yapmalıyız bu acıları azaltmak için demek zorunda bırakmak istiyorum.
 
Emin olduğum bir şey varsa o da gazeteciliğin eğitimden öte bir içgüdü meselesi olduğudur. Parasız, köle gibi çalıştırılsanız da o haberi duyurmak bir ölüm-kalım meselesidir. Yemek, su içmek, nefes almak gibidir olan biteni takip etme isteği.
 
Şahit olup, ilk elden, en doğru siz ulaştırmak istersiniz yaşananları.
Toplumun büyük kısmında "gazeteci yalancıdır, pisliktir, yaltakçıdır" düşüncesini kafalara çakan topluluk değil "gazeteci ya da haberci" olanlar.
Adliyelerde, sokaklarda, savaş meydanlarında, çatışma aralarında, meclis koridorlarında ne olup bittiğini gözüyle görüp, eliyle yazan, fotoğraflayan, ama adı genelde pek bilinmeyenlerdir.
Dünya romantik olmak için fazla gerçek bir yer. Ve habercilerin işi o acının kalbine gidip dünyanın kalanına seslenmek ve onu tüm bu iyi ve kötü şeylerden haberdar edip sorumluluğunu yerine getirmektir.
 
A Thousand Times Goodnight bu içgüdüyü ve bu dayanılmaz güdüyle kocası ve çocukları arasında kalan savaş fotoğrafçısı Rebecca'yı anlatıyor; Rebecca'nın çektiği fotoğrafların gücünü, bu gücün neleri değiştirebileceğini... 
Üstelik o kadar sahici ki... Patlamalar, çatışmalar geçerken perdeden kalbiniz ağzınızda izliyorsunuz Rebecca'nın vereceği kararı; kaçacak mı, devam mı edecek, durdurmak için bir şey yapacak mı?
Kocası ve çocukları, mesleği yüzünden ondan uzaklaşırken vereceği kararları beklerken içiniz sızlıyor, yutkunamıyorsunuz...
Ve yeniden savaşa gitmesi istendiğinde ne karar verecek diye bekliyorsunuz...
Gidecek mi yine?
Her şeye rağmen?!
 
Bana kalırsa gerçek gazetecilerin, habercilerin, foto muhabirlerinin hissettiği şeyi gazeteci olmayan, ama muhteşem bir yazar olan İhsan Oktay Anar özetlemiş. 2 yıl önce Twitter'a girip attığı tek bir twitle özetlemiş hem de...
 
Şöyle demiş İhsan Oktay Anar,
 
"...çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya'nın şahidi olmaktı."
 
Ailelerini, hayatlarını, huzurlarını terk eden ve bizim için bu "dünyaya şahit" olmaya giden tüm o iyi insanlar...
Teşekkürler... Her birinize.
 

11 Mart 2014 Salı

BERKİN İÇİN TANIKLIK

Berkin Elvan 14 yaşında ekmek almaya giderken polisin attığı gaz fişeğine hedef oldu. 269 gün direndikten sonra Öldü.
 

Bugün 11 Mart 2014,

Bu mektubu senin için tanıklık etmek üzere yazıyorum.

Bundan 16 yıl sonra hâlâ hayatta olacak mıyız bilmiyorum oğlum, çünkü bir sabah ekmek almaya çıkıp ölebiliriz.
Bu sabah baban işe gitmeden önce sana sarılıp “seni asla ekmek almaya göndermeyeceğim!” dedi.” “Saçmalama yahu!” diyemedim.
Diyemedim, çünkü bu sabah, ekmek almaya giderken bir gaz fişeğiyle 269 gün evvel başından vurulan Berkin, nefes almayı bıraktı.
Çünkü bunu onu korumakla yükümlü polisler yaptı. Çünkü katilleri ceza almadı. Çünkü BU ÜLKEDE ADALET YOK!
16 yıl sonra ben sana yazdığım mektupları verdiğimde –eğer hayattaysak hâlâ- nasıl bir sabaha uyanmış olacağız bilmiyorum. Adalet, vicdan, merhamet olacak mı bu topraklarda; demokrasi gerçekten ileri olmuş olacak mı bilemiyorum, yalnızca öyle olmasını diliyorum senin için ve tüm çocuklar için!
Bu sabah,
Baban öfke ve çaresizlikle işe gittikten sonra, bir yandan sana kahvaltı ettirip bir yandan haberleri izlerken tutamadım kendimi. Ben ağlarken kaşığı geri itip bana baktın, küçük dudakların kıvrıldı aşağıya, güzel gözlerinden yaşlar aktı. Sen “annem ağlıyor” diye ağlıyordun belki, ama bilmeden ölen bir çocuğa, bir yaşama akıttığın ilk göz yaşın oldu o yaşlar…
Ne yaparsak yapalım gücümüz yetmiyor olanları bir günde değiştirmeye. Yazıyoruz, çiziyoruz, bağırıyoruz, kavga ediyor ve savaşıyoruz, dünya için, yaşamlarımız için, çocuklarımız için, ama dövüyorlar bizi, susturuyorlar, taciz ediyorlar, öldürüyorlar!
Yetmiyor Çocuklarımızı ÖLDÜRÜYORLAR!

Gücüm tanıklık etmeye yetiyor. Büyürsen eğer, bunları bilmen ve unutmaman için gördüklerimi, duyduklarımı, bildiklerimi yazarak aktarmaya yetiyor gücüm.
Seni ekmek almaya göndermeyerek çözüm bulamayacağım. Seni korumak, bütün çocukları korumak için savaşmak zorunda olduğum rezil bir dünyada yaşadığımın farkındayım. Seni, kendini ve diğerlerini koruyacak, hakları için mücadele edecek bir insan yapmanın boynumun borcu olduğunu biliyorum.

Bu ülkede ırkçı katliamlarda devlet eliyle bacaklarından ayrılarak öldürüldü bebekler, teröre kurban gittiler, yalnız dağdakilere değil devlet terörüne de kurban gittiler. Gökten bombalar yağdı üzerlerine. Bu ülkede çocuklar devlet korumasında, koruyanlarca tecavüze uğradılar; defalarca, dayak yediler, susturuldular, korkutulup utandırıldılar. Tacizcileri değil, tacize uğrayan çocukları suçladılar. Bu ülkede soğuktan dondu bebekler, zamanında gelmeyen yardım yüzünden ölen bebekler babalarının sırtlarında, bir çuval içinde gittiler hastaneye. Bu ülkede iki dilim baklava aldı diye hapislerde geçti yılları çocukların, ülkeyi yönetenler kutulara, kasalara para istiflerken! Bu ülkede çocuklar polislerin gaz fişeğine hedef oldu, öldü; “çıkmasaydı sokağa!” dediler.
İçine doğduğun ülke böyle bir yer işte. Dünyanın hallerinden söz etmiyorum bile. Yüreğim yetmiyor daha da yazmaya zaten.

Unutma oğlum,
Biz senin adını “Alim Ateş” koyduk;  kimi yakacağınla kimi ısıtacağını ayırt et diye.
Zulmedenleri yak ateşinle, zulmedilenleri ısıt diye…  

Çocuklar ölürken susma diye!

Annen.


17 Şubat 2014 Pazartesi

ANNELİK BİR BAŞKALDIRI OLABİLİR Mİ?


Birçok insanın gıptayla baktığı süper uyumlu, çok neşeli bir çocuğum var ve genel olarak o birçok insan hep ya çocuğun burcundan, yükseleninden kaynaklanan muhteşemliğe dem vuruyor yahut çocuğun genetik bir doğa harikası olduğundan.

İlginç olan çok çok az insan –hani belki bir elin parmağı kadar- bir bebeği böyle olmaya yönlendirecek itici güçten söz ediyor: anneden!

Süper bebek oğlum acayip iştahla yemek yiyor, her şeye gülüyor, 6 aylıkken “anne, gel” diyor, ben olmasam da aynı uyumu korurken çevresindeki herkesle çok keyifli sosyal ilişkiler kuruyor, üstelik –bu kısım bence çok önemli- önce anne ya da babasıyla göz kontağı kurup bizden baş ve göz hareketleriyle bir onay aldıktan sonra bu yeni yabancıyla neşeli bir ilişkiye adım atıyor!
Katie m. Berggren / Promise
Peki bu çocuk neden böyle? Aslan burcunun o sıcacık ikliminden mi yalnız? Yükseleni başak diye çalışkan ve titiz mi olacak? Bu mu? Hepsi bu kadar mı? Ya da doğa veya tanrı ona bu harika meziyetleri bahşedip bize sundu ve asla nankörlük etmemeli miyiz?

Şöyle cevap vereyim: Evet burçlar belki de gerçekten genel mizacımızı belirliyordur, hadi bize –ilerde nasıl biri olacağını kestiremesek de- şahane bir çocuk yolladı evren, hadi accaip zeki olduğundan çatur çutur erkenden hallediyor birçok şeyi…

Peki sormak istiyorum, biz neciyiz? Anne, baba olarak özellikle de –babadan özür  dileyerek- anne olarak burada bir işlevimiz yok mu?

VAR.

İşin feminizmle alakasına, entelektüel açısına, toplumsal kısmına değinmeden evvel birkaç örnekle açacağım konuyu;

Bir bebeği bu kadar sosyal, sağlıklı, pozitif kılan şey, -bana uyuz olacaklardan özür dileyerek belirteyim- annesidir.

İştahı bol evladım asla önüne dökmeden mamasını yer mesela, ama bu sabah buna güvenerek kendi yeni serilmiş nevresimlerim üzerinde oyunu bozulmasın diye ona mama vermek istediğimde ne oldu? Önce 4. Kaşık ağzına girdiği anda şiddetle hapşurdu ve ağzındaki her zerre onun, benim ve yeni nevresimlerimin üzerine parçalanmış bir atom gibi patlayarak yayıldı. Birçok anne tanıyorum bu durumda ciyak ciyak bağıracak, bir hışımla silmeye ve nevresimleri yıkamaya götürerek söylenecek insanlar. Kızdım mı evet çok, ama 6,5 aylık bir bebeğe bağırmanın, azarlamanın, yapma demenin ancak salaklık olduğunu biliyorum. Sadece ağzını yüzünü ve kendimi silerek devam ettim mamaya, ancak bu kez çok uykusu gelen bebeğimiz tam kaşık ağzına girecekken sol yumruğuyla kaşığa çarpmak suretiyle sol gözünü kaşıdı ve yüzünün sol tarafı ve gözü kalın bir mama tabakasıyla kirpik diplerine dek kaplandı. Ne mi yaptım? Sildim. Çok uykusu olduğunu gördüğüm için, aç olduğunu da bildiğim için mamayı bırakıp süt hazırladım, süt verdim, sevdiği ninniyi söyleyerek mamalı yatakta sarılıp yattım. O uyuyup yatağına yatınca ben de çamaşırları yıkamak üzere hareket ettim.

İştahsız çocuklar, huzursuz bebekler ayrı bir konu. Çocukların kendi mizaçları olduğu bir gerçek. Mesele çocuğun sahip olduğu mizaca göre davranmak. Ben yemeye bayılan çocuğa ortalığı batırdı diye bağırıp, anlıyor gibi hakaret etsem (evet var bunlardan) o çocuk yemeyi bir eziyet vakti olarak görüp işkenceye karşı gelecek ve yemek yemeyi istemeyecek. Tıpkı biz büyükler gibi zorla yaptırılmak istenen her şeye karşı kendi savunmasını geliştirecek.
 
Stanisław Wyspiański / breastfeeding
 

Dürüst olalım, annelik ilk günden itibaren kan, ter ve göz yaşı. Üstelik sürekli bilgiçlik taslayan ve sizi eleştirenlerin varlığıyla bir ruhsal bataklık! Bir Annenin Doğuşu adlı kitaptaki şu paragrafın dediği gibi:

“Ne sağlık çalışanları, ne de geniş anlamda toplum [annelerin] içsel psikolojik deneyimine ilgi göstermişlerdir. Toplum olarak, sabah bulantılarından, acıyan meme uçlarından ve yeni annenin yorgunluğundan kolaylıkla bahsederiz. Emzirme veya biberonla beslenmenin faydaları konusunda alenen tartışır, ya da bir annenin işe dönüp dönmemek konusundaki ikilemini veya ne zaman dönmenin uygun olacağı konusunu en ince ayrıntısına kadar analiz ederiz. Politik olarak, daha iyi sağlık bakımı veya aile izni konularında mücadele ederiz. Fakat garip bir şekilde annenin iç dünyasında olan dramatik ve zorlayıcı değişimler konusunda sessiz kalırız.”

Yaşadığınız inanılmaz fiziksel acılar; hamilelikte bazen aylar süren bir damla su içemeden gelen kusmalar, normal doğum ya da sezaryen dikişleri, emzirme sürecinde yara ve kanla dolan meme uçlarınız, süt tıkanan göğüslerinizin korkunç ağrısıyla gelen sıtma seanslarınız ve beklediğiniz ama gelmeyen anlayışa hasret annelik hüznü ve depresyonlarınız aynı evde ya da yakınınızda olan insanlar için sadece şunu ifade eder: “aman bir sen mi doğurdun! Bir lohusa sensin sanki! Her şeye ağlama ne zayıf insanmışsın biz de seni güçlü biri sanırdık! Ne sinirlisin! Onu öyle yapma! Çocuğa şöyle yap! Bana niye surat asıyorsun sürekli! Ooff, poofff…” sürüp giden sizin dışınızda herkesin depresyonda olduğu korkunç bir süreç.

Tabii harika bir gebelik ve lohusalık yaşayanları öpüyoruz buradan, tebrikler, gerçekten mutluyum adınıza…

İşte o an iki şansınız kalıyor. Ya derin bir depresyona sürükleneceksiniz ya da sizi üzen her kim varsa onlara savaş açacaksınız. Annelikte mücadele işte o anda başlıyor. Bakmanız gereken ve üstelik ilk bir ay içgüdüsel olarak vahşi bir hayvan gibi korumakta olduğunuz bebeğinizi tüm bunların dışında tutmak için bir yol!

Sarsılan evliliğiniz, çevreyle ilişkileriniz…

İşte o an aslında sistemin buyurduğu her şeyi reddediş anı başlıyor!

“Her şeyi büyükler bilir anne, kayınvalide, komşu teyze iyisini bilir, ona sor”u reddediyorsunuz, zaten kocanız sizden beter bunalımda. Yaralarınız, ağrılarınız ve yalnızlığınızla küçücük bir bebeği yetiştirmek üzere bir gemiden karaya inip gemiyi ateşe veriyorsunuz!

Çok yorucu ve zorlu bir süreç başlıyor, ama dünyanın en büyük hazzı da o zaman açığa çıkıyor!

Size karışacak kimse kalmayınca baş başa kalıyorsunuz bebeğinizle, bazen bir lokma yemek hazırlayıp yiyemeden aç emziriyorsunuz, öyle reklamlardaki gibi kendinizi güzelce besleme şansınız olmuyor, hatta tuvalete bile gidemediğiniz uzun saatler oluyor. Kendiniz aç kalıp akşam kocanız gelmeden yemek yapmanız gerekiyor, çünkü dışarıdakiler evde nasıl bir efor harcadığınızı bilmiyor!

Ama bebeğinize her gün seçtiğiniz harika kitaplardan okuyabiliyor, bebek daha çok ilgi isterse evi temizlemeyi boş verebiliyor, “hırka giydir çocuğa” diyen olmadığından nasıl rahatsa öyle giydirip, birlikte küvette yıkanıp, saatlerce oyun oynayabiliyorsunuz.

Tabii bu arada inanılmaz şekilde deforme olmuş vücudunuzla ilgili içten içe kahroluyor, kocanızın aslında sizi artık nasıl da hiç beğenmediğine şahit olup, sizi artık sadece anne gibi gördüğünü fark ediyor ve daha da büyük bir depresyona sürükleniyorsunuz. Yetmiyor, bebek 3-4 aylık olunca yeniden ne zaman, nasıl, nerede çalışacağım, iş hayatına nasıl döneceğim, bebeğime bakacak iyi birini bunca kötü hikayeye rağmen nasıl bulacağım, evden çalışacak bir iş yaratabilir miyim korkusu, telaşı, tedirginliği başlıyor…

Küsenler, sizi sevmediği için bebeğiniz üzerinden saldırıp canınızı acıtmak isteyenler, hesap soranlar, şikayet edenlerle kaplanıyor etraf. Doğal olarak siz de daha keskin daha agresif oluyorsunuz. Eski derin hoşgörünüz uçup gidiyor, şikayet edenlere, suçlayanlara yolu gösterip devam etmek istiyorsunuz… Çünkü bakmanız gereken bir bebek, ilgi bekleyen, ama size ilgi vermeyi düşünmeyen bir kocanız, temizlenecek bir ev, yapılacak yemekler var. Bir de yazmak istediğiniz yazılar, okumak istediğiniz makale ve kitaplar, yarım kalan hayaller… Onca sene okuduğunuz okullar!

Etraf sizi sevdiği için tenkit edenlerle doluyor! “O kadar sene oku git evlen, çocuk yap! Bu muydu senden beklenen!”

Herkes, kocanız dahi sizi işsiz ve pasif bir yaratık gibi görmeye başlıyor. O şahane bebeği kim nasıl emek vererek büyütüyor kimse düşünmüyor. Herkes iş sahibi olmanın, okuduğun okullara hakkını vermenin sisteme güçlü bir direniş olduğunu sanıyor! Oysa tam tersi olduğunu akıl edemiyorlar…

Okuyup yazabilen, psikolojiden, sosyolojiden, politikadan, tarihten, sanattan hatta boktan ve püsürden anlayan bir kadının çocuk büyütmesinin okuduğu okullara, kitaplara, dünyaya hakkını nasıl verdiğini düşünemiyorlar.

Çocuklarımıza iyi bir dünya bırakalım diyen çoğu çocuksuz yetişkinin nasıl zırvaladığını fark etmiyor çoğunluk, çocuklara iyi bir dünya bırakmak için dünyaya iyi çocuklar bırakabilmek gerektiğini, bebeklikten itibaren bir bakış açısı, merhamet, adalet ve vicdan mekanizması geliştirmek için okuyan, üreten kadınların anne olması gerektiğini anlamıyorlar.

Sen yeter ki para kazan, statü elde et zaten bakıcı çocuğa bakar deniyor… Bakıcı tabii ki çocuğunuza bakmaya yardım eder, ama ona bir hayat sunan siz olacaksınız.
Berggren K.
 

Tekrar söylüyorum, annelik kan, ter ve gözyaşıyla başlıyor, sevgisizlik ve eleştirilerle ruhsal bir bataklığa dönüşüyor. Mücadele edip size savaş açan annelere kızacağınıza teşekkür edin, onların derdi kendi sanat eserlerine en güzel renkleri kazandırabilmek, başkalarıyla ben daha titizim, daha kuralcıyım ego yarışlarında birinci gelmek değil.

Bebek yaparsanız diye sizi işe almayan, çalışıyorsanız 3 ay doğum izni veren, iş yerinde ego fırtınaları uçuran, değişen fiziğinize takanları hiç almıyorum bu yazıya.

Olayı sonuca bağlarsak; anneliği kutsal ilan eden bu toplumun çarkları ve dişlileri aslında iş yerinde de evde de anneyi yalnızlaştırmak ve çaresizleştirmek üzerine kurulu, o yüzden hayranlıkla baktığınız bebekleri yetiştiren kadınlar bir başkaldırıyla, inatla ve mücadeleyle çocuk büyütüyorlar.

Feminizmi erkek düşmanlığı sanan çoğunluk aslında toplumsal bir mücadelenin de içinde yer alan kadının evde çocuk bakmasını kutsiyetle ört bas ederken, kendini feminist sanan bir başka grup ise evde çocuk bakan ya da hem çalışıp hem annelik yapan okumuş - okumamış kadını hakir görmekle meşgul oluyor. Oysa bildiklerini çocuğuna aktarırken, yeni şeyler öğrenmeye devam eden, okuyup yazmayı sürdürürken toplumsal olaylarda ses veren, çözüm ve fikir üreten, analiz eden kadınların sisteme karşı en zorlu ve güçlü direnişi verdiğini görmüyorlar.

Annelik bir görevden fazlası oysa… Annelik bir başkaldırı ve mücadele…
Vermesini bilenler için.

O yüzden iyi ki anne olmuş dediğim ve anne olursa devrim yapacak dediğim kadınlara bin selam olsun!

15 Ekim 2012 Pazartesi

-mış gibi

         Ufak sırt çantasını omzuna atıp, yere bakarak hızlı adımlarla geçti işyerinin koridorunu, kapıyı çarptı ve çıktı. Kapıyı çarpması bir şey ifade etmiyordu tabii. Ofiste kimse kalmadığından kapının gürültüsü ancak kuru duvarlarda yankılanırdı. Zaten derdi işi değildi. İş yerindekiler onun kadar eğlenceli bir tipi arasalar bulamazlardı. Geveze, komik ve akıllı kadınları severdi insanlar, çünkü tuhaf biçimde bu kadınlar hoppa göründükleri kadar anaç ve merhametli, kötü insanlara karşı da bir o kadar umarsız ve zalimdiler, cesaretleri sizi teşvik etmek için de, korumak için de bulunmaz bir yardımcıydı. Onun derdi yakınında olanlarlaydı. Çok yakınında duranlarla. Eksikliklerini görebilecek kadar kısa mesafede olan, sürekli ilgi göstermesi gerekenlerle başa çıkamıyordu! Herkese karşı inceliklerle dolu olan ruhu onu sevenlere karşı anlayışı kıt bir duvara dönüşüyordu. Kırılacaklarmış, üzüleceklermiş ne gam! Beğenmiyorlarsa çekip gidebilirlerdi: Cehenneme kadar! Es kaza biri kırılıp bundan şikayetçi olursa iyice zıvanadan çıkıyor, ağzından alevler püskürten bir ejderha gibi haykırıyordu. Annesi, kocası, çocukları!

Ve onu sevenler, bana kalırsa ondan nefret de ettiler.

Kötü bir günün ardından her zaman sinemaya giderdi. Canını acıtan, onu üzen şey her neyse bu hayata aitti ve sinemada gittiği her film başka bir dünyanın kapısını açıyordu ardına dek. Başka biri olmanın ya da en azından kendi hayatı hiç olmamışcasına başka bir hayatın uzaktan seyircisi olmak, gerçekliği yalnız perdedeymiş gibi görerek kendi acısını unutmasını sağlıyordu. Bu ışıklı perde, onu koruyor, aydınlatıyor, dışarıdaki zalimler bulamasın diye karanlık salonlarında saklıyordu... Zaten anlaşılan hayatı uzun süredir hep "-miş" gibi sürdürüyordu. Filmlerdeki hayat gerçek-miş gibi, sevdikleri de onu seviyor-muş gibi, aşık olduğu, ama onun varlığından haberdar bile olmayan adam da ona aşık-mış gibi...

26 Nisan 2012 Perşembe

ömrümün son günü

mother & child - gustav klimt


Üzerinde yağmur damlaları birikmiş sarı taç yaprakları sarsıldı ve damlalar yüzüne sıçradı, birden irkilen küçük başı geri gitti, sonra hayret dolu koca gözlerini bana çevirdi. Ağzı şaşkınlıkla açılmıştı, yüzündeki suları sildi. Sonra minik, sevimli burnunu yine çiçeğin içine daldırdı.
Bu küçük güzel adam benim dört yaşına henüz girmemiş oğlum. Koca koca açmaya çalıştığı yeşil hareli kahve gözlerini benden almasına çok memnunum, çekik olmalarını da kocama borçluyum. Bahar fırtınalarını, ağaçlıklı, hala yeşil kalabilmiş bir yerde karşılamış olmak, biraz serinletiyor içimi. Yağmurdan sonra bahçeye çıkıp onun pek de görmeye fırsat bulamadığı çiçekleri ve böcekleri öğretiyorum ona. Karınca yuvalarını keşfedip izliyoruz birlikte. Ev dedemden kalma. Üç katlı ve içinde geçmişten kalma bolca eşya var, bir de duvarlarda çocukken geldiğimde izlemeye doyamadığım duvar kağıtları…  Yıllar oldu buraya gelmeyeli, annemle babam 10 kilometre ötede oturuyor. Hem onlara yakın hem de üç kişilik küçük ailemle bir başıma son tatilimi yapıyorum, son saygı duruşumu.
Kocam yukarda. Üçüncü katın kocaman balkonundan bizi izliyor arada. Yanımıza gelemiyor. Sanırım yine benden gizli ağlıyor. Erkekler böyledir, sizi kaybedeceklerini anladıklarında dünya başlarına yıkılır, oysa hep orada olacağınızdan emin olsalar, kolayca sıkılabilirler sizden. Korkmuyorum ben, oysa o korkuyor biliyorum. Ben gidince bu hayatı göğüsleyemeyecek olmaktan korkuyor, oğlunu annesiz büyütmekten korkuyor, ona benim kadar iyi kitap okumayı becerememekten de korkuyor belki. Geceleri yatakta bensiz kalmaktan, sarılıp o sıcaklığı artık asla bulamayacak olmaktan dolayı acı çekiyor. Bunun acısını anlıyorum işte. O acıyı ben de yaşıyorum çünkü. Fakat korkuyu anlamam pek mümkün olmuyor. Ölüler korkmaz çünkü.
Islak çimenlerin üzerine koşturan çocuğuma bakıyorum. Son günlerde hiçbir şey yapmadan sadece ona bakıyorum. Gülüşünü, kıkırdamasını, ağladığı zaman yanaklarından süzülen berrak yaşları zihnime kazımaya uğraşıyorum. Eğer ölüm sandığım gibi bir bitiş değilse gittiğim yerde onu hatırlamak, hiç unutmamak için yapıyorum bunları. Özlemekten, onu sevmeye devam etmekten korkmuyorum. Unutmaktan korkuyorum.
Ben bunları düşünürken oğlum koşarak bana geliyor ve bacağıma sarılıyor şiddetle, eğilip yüzüne bakıyorum, “Anne…” diyor, sonra da öpüyor yanağımdan. Hissettiğini biliyorum.
“Anne, orada karıncalar çok kalabalık olmuşlar. Yeşil kocaman bir böceği sırtlarına almış götürüyorlar, kurtarmak istedim, ama korkuyorum. Elimi ısırır mı böcek?”
Bir an yutkunamadığımı fark ediyorum, gözlerim her an taşabilir! O sırada kocamı yanı başımda fark ediyorum, eğilip ufaklığı kucağına alıyor ve “Hani nerede?! Çok mu büyük gidip bakalım, kurtaralım!” diyor ve ilerliyor karınca yuvasına doğru. Peşlerinden gidiyorum, eğiliyoruz ve karıncaların ölmüş bir peygamber devesini yuvaya taşıdıklarını görüyoruz. Baba ve oğul böceği almak istiyorlar. Karanlık yuvaya götürülmesini, orada parçalara ayrılmasını engellemek için kahramanca bir tavırdalar. Renan elini böceğe doğru uzatırken, elini tutuyorum. “Bırakın, ölmüş zaten. O boş bir kabuk yalnızca.” Beni de çılgınca kurtarmak isteyen kocam yüzüme bakarken dona kalıyor, çekik, çocuksu gözlerinde bir şelale fark ediyorum birden, eğer hemen bir şey söylemezsem sarsılarak ağlayacağını anlıyorum. Elimi omzuna koyup, “İzin verelim de karıncaların işine yarasın, hepimiz toprağa faydalı olmalıyız, hadi ama beyler!” diyorum gülerek. Yutkunabiliyor ben gülünce. Gülmemi çok sevdiğini biliyorum, ondan bunu esirgemek istemiyorum, çünkü ben gittiğimde o da beni hatırlamak için kazıyor zihnine her halimi. Sabah uyanırken ki çocuksuluğumu, onu baştan çıkarmak için yaptığım ufak hileleri, kızdırdığında verdiğim gülünesi ani tepkileri ve çok sevdiğimiz küçük adama bir şeyler öğretmeye çalışırken yüzüme yerleşen bilge ve sakin halimi unutmamak için savaşıyor.
Korkmuyorum, ama acı çekiyorum. Hayatıma anlam veren adamı terk edip gitmenin acısı kavuruyor içimi. Oğlumun bensiz büyüyeceğini bilmek, beni hayal meyal anımsayacak olmasının hüznü boğuyor ruhumu. Yüreğimde durmadan sıcacık kanayan bir kurşun yarası var sanki. Ölecek olmanın çaresizliğini tarife söz bulamıyorum bir türlü.
Daldan düşmeye hazır, ağır bir meyve gibiyim. Ağaçtaki vaktim doldu ve toprağa kavuşmaya çok yakınım artık. Oğlum hala inatla “Neden?” diye soruyor. Niye böceği kurtarmadığımızı anlamak güç geliyor ona. Öldüğünü ve onun için yapılacak bir şey kalmadığını anlatmaya çabalıyorum. “Canlılar artık güçleri kalmadığında ölürler, bu çok normaldir, bazen yavruları ve arkadaşları onlar için çok üzülür, ama onlar öldükleri için hiç korkmazlar ve canları acımaz. Bu yeşil böcek toprağa karışacak ve karıncalara yardım etmiş olacak. Onun görevini yapmasına engel olamayız…”
“Onun yavruları yok mu? Üzülmezler mi?”
“Vardır belki… Üzülürler tabii, çok özleyebilirler annelerini, ama annelerinin toprağa yardım etmeye gittiğini bildikleri için gurur duyuyorlardır eminim! Onu hatırlayıp iyi çocuklar olmak için çabalıyorlardır.”
“Anne…” dedi dudağı bükülürken, artık gelecek sorudan emindim, ben de bir filmde ölen insanları gördüğüm gün anneme aynı soruyu sormuştum, bükülen dudaklarıma akan tomurcuk yaşlarla. O an aynı tomurcukları gördüm gözünde
“… sen de mi toprağa gideceksin bir gün?”
Artık nefes alamadığımı hissediyordum. Renan koşarak uzaklaştı, hıçkırıklarını boğmak için kolunu ısırıyordu. Derin bir nefes aldım, dudaklarımı ısırdım, gülümsedim. “Evet annecim. Ben de bir gün toprağa gideceğim.” Kısacık kollarını sımsıkı doladı boynuma, burnunu çeke çeke ağlıyordu. “Gitme anne, gitme!” dedi. Sarıldım, kokladım. Tanrım, neden ben diyordum içimden! Neden! Neden!!!
“Korkma” dedim.
 “Daha bir yere gitmiyorum. Hem bunda üzülecek bir şey yok, hepimiz bir gün toprağa gideceğiz. Orada yeni karıncalarla, böceklerle tanışacağız, onlara yardım edeceğiz, sonra da iyice toprak olup bir gün yine bir çiçek olarak toprağın üstüne çıkacağız! Üstelik muhteşem kokuyor olacağız. Eğer ben ölürsem, toprağa gitmemden bir süre sonra mutlaka çiçekleri koklamalısın, sen her kokladığında ben seni burnundan öpüyor olacağım!”
“Söz mü!”
“Söz!”
Güzel gözlerindeki yaşları sildim, kucağıma alıp eve çıktım. Renan ortalıkta yoktu. Yatak odasına girmeye cesaret edemedim. Balkona çıktım ve bir zaman taa oraya dek uzanabilen ıhlamurun hikayesini anlattım ona. O da ölmüştü, ama kesildikten sonra toprak olup bahçenin aşağısında yeniden doğmuştu! El salladık ona ve çiçeklerinden çay içmeye söz verdik hasta olduğumuzda.
Öğle uykusuna yatma zamanı gelmişti. İkinci kata indim, benim çocukken kaldığım çocuk odasına girdik ve hala bakmaya doyamadığım duvar kağıdındaki çocuğun maceraları hakkında konuşarak uykuya teslim etti kendini… Açık kumral saçlarını sevdim. Kuş sesleri gelen camı kapamadan çıktım.
Üst kata çıktım yeniden, bu kez girdim yatak odasına. Renan uyuyakalmıştı yatağın üzerinde. Anne karnında gibi iki büklüm yatıyordu. Yaklaşıp yüzüne baktım, gözlerindeki şişlik uykuda bile belliydi. Saçından öperken uyandı birden. İrkilerek içini çekti, “Bana sarıl…” diyerek sarıldı bedenime… Yataktan balkon kapısına bakıyordum, ışık huzmeleri öylesine güzel sızıyordu ki göğe açılan bir yol gibiydiler. Gülümsedim huzmelere, odanın döşemelerine ve yüzüme, ılık, sıcak bir sarıyla değiyorlardı. Renan daha sıkı sarıldı arkamdan, boynumdan, saçlarımdan öpüyor, kokluyordu. Ne kadar yapsa da doyamıyordu biliyorum, ‘bir dahası olmazsa yarın’ korkusuyla daha çok sarılıyordu hep… Ilık bir rüzgar başladı. Meltem. Baharın çiçek kokuları, ışığın huzmeleri, öğlen yağmurundan kalan toprak kokusu doldu odaya, ince tüller havalandı. Dönüp öptüm dudaklarını ve “seni çok seviyorum” dedim. Kıpkırmızı gözlerinin içiyle güldü, “seni şimdi bile özlüyorum, çok korkuyorum… çıldırmama çok az kaldı…” dedi. “Çıldır o zaman.” Dedim çekinmeden. “Mutlaka bir gün iyileşirsin, acını bastırma, saklama. Yaşamaya devam etmekten korkma. Bu bana ihanet değil.”
Sarıldı, öptü, öptü, öptü… Dokunuşlarımı özleyeceğini bilmenin hazzıyla sevdi beni, dokunuşlarını özleyeceğimi bilmenin hazzıyla içime aldım onu, her gidiş gelişinde daha da çok isteyerek… Sonra ikindi vaktinin rehavetiyle uykuya teslim olduk sarmaş dolaş…
Neden sonra birden zıpladım, kapıda bir çift minik ayak belirmişti. Uyanmış ve açlıktan şikayet ederek kalkmamızı rica ediyordu. Mutfakta buluşma sözü alarak kapıyı kapatmasını istedi babası. Gülerek giyindik ve buluşma yerine gittik. Akşama anneannesine davetli olduğumuzdan benim çok sevdiğim fıstık ezmesini de işin içine katarak bir şeyler atıştırdık, ona çorbasını içirdik.
Akşam çökmeden giyindik ve 10 kilometre ötedeki dedeye mangala gitmek için yola çıktık. Ben artık ufak tefek şeyler dışında pek yemek yiyemesem de bir arada olmak yetiyordu. Başıma geleceklerden haberi yoktu elbette kimsenin. Yoksa hangi anne baba dayanabilir çocuğunun öleceğini bilmeye. Durmadan yinelenen “Çok zayıfladın, nasıl oldu bu, hep solgunsun, nerde canlı halin?!” cümlelerini geçiştirmeye alışmıştım. Tedavi görmeyi kabul etseydim daha fazla acı çekerek, daha uzun süre sonra ve daha beter bir bedenle ölecektim, ama sonunda ölecektim işte. Son zamanlarımı dilediğim gibi geçirmek varken eziyet etmek ne geçirecekti elime, 1-2 yıl daha uzun bir ömür mü? Sancılarla dolu… Oğlum beni güzel hatırlasın istedim yalnızca, hatırlayabilirse eğer, kocam da…
Annemle babama baktım doya doya. Annemden bana kalan ve oğluma devrolan hareli gözlere baktım… Babamın bana olan delice sevgisini gördüm, hiçbir zaman eksilmeyen… Küçük adamın onlara nasıl da kur yaptığını, şımardığını, sevildiğini… Kocamın yüzünden eksilmeyen acı dolu sevgiyi…
Bütün akşam hiç ölmeyecekmiş gibi güldüm, dalga geçtim babamla, anneme hiç olmadığı kadar sarıldım. Büyüdüğüm evi, yattığım yatağı sevdim gözlerimle. Bol bol fotoğraf çekmesini istedim Renan’dan, şaşırdılar hiç olmayan poz verme merakıma bir ara, ama Renan anlıyordu ve istediğimden fazlasını çekiyordu. Aldığım nefesi bile havada yakalayıp tutmak istercesine. Sonra içim sızlayarak ayrıldık evimizden, bir zamanlar anne babamla büyüdüğüm, yaşadığım, hayatı anladığım evden…
Yıldızların ışığında girdik bahçeye, çitleri açtım, arabayı park ettik. Küçük adam uyuyordu. Babasının, ona hayatının kalanında bakacak olan adamın kollarında çıktı eve. Yatağa yatırdık, birlikte izledik soluk alıp verişini… İçimde bir şeyler dağlanıyordu, kızgın lavlar yakıyordu sanki göğsümü. Ağrılarımı, acılarımı hissetmeme engel bir ateşti bu! Sona yaklaştığımı biliyordum, öptüm oğlumu saçlarından, yanağına gözümden bir damla yaş düştü, süzüldü… Çıktık odadan, ışıkları açık bıraktık, üst kata çıktık. Sessiz sessiz ağlıyorduk birlikte, ağlamıyormuş gibi yaparak. İçimden sarılıp, deliler gibi “Beni bırakma, gitmek istemiyorum!” Diye haykırmak, ağlamak geliyordu!
Yapamadım…
Ama o deliler gibi sarılıp inlemeye başladı, hıçkıra hıçkıra ağlıyor “Beni bırakma” diye sarsılıyordu! Ağladık birlikte, uzunca bir süre, çok ağladık.
İkimiz de yatıştığımız da “Uyumayalım” dedim… Bir şeylerin farkındaydık, bu son geceydi. Benden sonra olacakları konuşmuştuk. Onun durumu nasıl idare etmesi gerektiğini, küçük adamın geleceğini, ailelerimizin acılarını, tepkilerini nasıl karşılaması gerektiğini biliyordu. Tek isteğim omzunda güneşin doğuşunu, sabah serinliğini ve ilk çiğ tanelerini omzunun sıcaklığında görebilmekti… Ormanda kaldığımız ilk gece olduğu gibi… Çadırda üzerimize çiseleyen yağmurun sesini, gölün kenarındaki zifiri karanlıkta gördüğümüz ateş böceklerini, ateşte pişirip yediğimiz şeyleri, bana aşık olduğunu ilk söylediği anı, kalbimi kırdığı anları, yeniden tamir ettiği zamanları… Kavgalarımızı, barışlarımızı, sevişmelerimizi, hüzünlerimizi, ona şiir okuduğum geceleri ve onun bana aldığı kitapları… Artık bedenim dinginleşmişti, gün sabaha ilerliyor, tan vaktinin rengi milyonlarca yıllık kanyonun duvarlarına yansıyordu… Omzunun şefkatinde ve saçlarımda dolaşan nefesinde teslim oluyordum uykuya ağır ağır… içimin çekildiğini ve söz söyleyemez olduğumu hissediyor, bunu ona söylemek ve ne kadar huzurlu olduğumu anlatmak istiyordum, ama tepki veremiyordum…
 ve devam etti görüntüler… Bu evdeki anılarım, dedemle oyunlarımız, ıhlamurun kesildiği gün döktüğüm gözyaşları, anneme sarıldığım anlar, babamın beni çok seven bakışları, Renan’ı ilk gördüğüm an, gülüşü, ormanda ilk gecemiz, çıktığımız tatiller, evlendiğimiz gün, hamile olduğumu öğrendiğim an, çocuğumuzun olduğu gün, oğlumun ilk konuştuğu vakit, sabah bana sarılışı, gitme deyişi, kocamın beni öpüşü, evim, serinlik, çiğ iniyor yere, rüzgar esiyor, ilk gün ışığı içeri sızarken… ben... sonra,
Karanlık.


15 Mayıs 2011 Pazar

Akira Kurasawa ve Van Gogh

Japon Resim Sanatı ve Batı İzlenimciliğinin
Japon Sinemasına Etkileri:
Akira Kurosawa Filmleri



Giriş
Dünya sineması etkileşim örnekleriyle dolu. Kimi zaman taklitçilikten öteye geçemeyen etkilenimler, bazen müthiş kültürel harmanlamalarla başyapıtlara ve yeni dönemlerin açılmasına kaynaklık etti. Fiziksel ve kültürel olarak birbirinden son derece uzak olan Japon ve Batı kültürleri, dolayısı ile resim ve sinema sanatı anlayışlarını ele aldığımızda bu iki durumu da –taklitçilik ve sentezlerden doğan başyapıtlar- görürüz. Japon sinemasını anlamak için Uzakdoğu ve Batı kültürlerine ait resim sanatlarının geçmişini anlamak ardından sinemaya etkilerini görmek önemli olacaktır. Japon sinemasının eşsiz yönetmeni Akira Kurosawa’nın filmlerinde bu izleri takip ederek konuyu özümsemek önemli. Keza Akira Kurosawa’nın etkisi altında kaldığı Japon gerçekçiliği zamanla yerini popüler Hollywood filmlerine, son döneminde ise Avrupa izlenimciliğine bırakmıştır, bu etkilenimlerin hiçbirini taklitçiliğe kurban etmeyen Kurosawa, Japon kültür ve tekniğini, edindiği farklı anlayışlarla birleştirerek Japon sinemasının yükselişini ve dünyaya tanıtılmasını sağlamıştır. Bu çalışma, Batı izlenimciliğinin ve Japon resim sanatının Japon sinemasında, daha da daraltırsak Akira Kurosawa filmlerinde nasıl etkiler bıraktığını araştıracak.



Batı İzlenimciliği
Empresyonizm, yani izlenimcilik 19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan ve hemen hemen tüm sanat dallarını etkilemiş sanatsal bir akımdır. Doğada görüleni olduğu gibi yansıtmak yerine görülen objenin ya da duyguların iç dünyada yarattığı intibaları tuvale yahut esere yansıttıkları için izlenimcilere intibacılar da denilmiştir. İntibalar, sanatçıdan sanatçıya değişeceği ve her sanatçı, eserinde kendi intibalarını anlatacağı için, meydana getirilen sanat eseri, onu meydana getirenin tam kişiliğini ortaya koyacaktır. Bu özellikleri dolayısıyla empresyonistler, kendilerini çevreleyen dış dünyaya karşı ilgisizdirler. Onların dile getirmek istedikleri, kendi iç dünyalarıdır. Empresyonizm'de objenin kendisi değil, uyandırdığı intibalar önemlidir. Bu bakımdan realizmin karşıtıdır.1 Teknik olarak ışığın ve güneşin gün içindeki zamanlamasından kalan izlenimler ön plandadır, empresyonist tabloların ışığın yeniden tanımlanmasıyla yapılan resimler olduğu söylenebilir. James Joyce, Ahmet Haşim gibi edebiyatta temsilcileri olan akım resimde çok daha fazla temsilci bulmuştur kendine. Akira Kurosawa’yı en çok etkileyen empresyonist ressamlar ise Cezanne ve Van Gogh’dur, ama Van Gogh’un Yume( Dreams/Düşler) ‘deki etkilerini göz önüne alarak Kurosawa’nın düşgücündeki Van Gogh’u aramak en doğrusu.
Vincent Van Gogh’la Akira Kurosawa arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Bunlardan biri ikisinin de erkek kardeşleriyle olan yakın ilişkileriydi. Vincent Van Gogh muzdarip olduğu psikiyatrik rahatsızlıktan ötürü hayatı boyunca kardeşi Theo Van Gogh’un yardımları ve manevi desteğiyle resim yapabildi. Hayattayken tabloları neredeyse hiçbir değer görmeyen Vincent izlenimcilikte farklı bir boyuta adım atmıştı. Işıkla tanımlanan empresyonizm Van Gogh’un yaptığı muhteşem gece resimleriyle yeni bir boyut kazandı. The Starry Night (Yıldızlı Gece), Cafe Terrace at Night gibi gece, yıldız ve ay ışığında taslak edilen tablolar güneş ışığından çok ay ışığının empresyonizmle tanımlanması yolunu açmıştı, en azından Vincent Van Gogh’un tarzında. Yola izlenimcilikle başlayan Van Gogh bu kişisel yaklaşımını da akımla birleştirerek bir post-empresyonist ressam olarak yoluna devam etmiştir. Aradaki çağ farkını gözeterek Batı kültüründen etkilenen tarafın Kurosawa olduğunu sanmak hata olur, çünkü 1700’lü yıllarda Hollandalılar Japonya’da ticaret yapmasına Japon kanunlarınca izin verilen yegâne Batılılardı, Japonlar’ın Batı hakkında bilgi birikiminin ana kaynağı, Hollanda lisanından çevirdikleri kitaplardı. Edo Dönemi’nin sonlarına dek Batı bilimleri ve sosyal bilimleri araştırmalarına Japonca’da rangaku denmiştir ki bunun anlamı Hollanda araştırmalarıdır.
Aradaki ticari bağları düşündüğümüzde çok benzer çalışmaların Hollandalılar tarafından yapılmış olacağını tahmin etmek hiç zor değil, üstelik bu bağlar meraklı Avrupalı tacirlerin ve kâşiflerin bolca bilgi ve eserle geri döndüğü fikrini uyandırıyor insanda. Keza bunu Vincent Van Gogh’un düştüğü notlar da kanıtlıyor. Hayatı boyunca Japonya’ya gitmediğini bildiğimiz Hollandalı Vincent Van Gogh, sanat simsarı kardeşi Theo’nun teşhir ettiği eserlerden de Japon resmini oldukça iyi tanımıştır ki bir notunda şu satırları yazar: “Japon sanatçıların bütün yapıtlarında rastlanan titiz duruluğu kıskanıyorum. Hiç sıkıcı değil ve hiçbir zaman telaş içinde yaptıkları izlenimini vermiyorlar. Soluk alıp vermek gibi yalın: figürleri birkaç fırça dokunuşuyla öylesine rahat çiziyorlar ki sanki ceket düğmesi ilikliyorlar.”3 Van Gogh’un ruhsal durumundaki tarif edilemez iniş çıkış ve iç dünyasını parçalayan karmaşa onun resimlerine yansıyordu, ancak o yukarıda da anlattığı gibi Japon resmindeki duruluğun ve yalınlığın özlemini çekmekteydi. Vincent hastalığı ile boğuştuğu bir dönemde Arles’te bir akıl hastanesine yattı. 1888’in 21 Şubat’ından 3 Mayıs 1889’a dek Vincent Arles’te kaldı. Japonyası’nı bulduğunu düşünüyordu. Görülmemiş bir çalışma hırsıyla meyve bahçeleri, çiçekler, Les Saintes-Maries-de-la-Mer sahilinin manzaraları üzerinde çalışıyordu.4 Bu bilgilerden Hollanda-Japonya arasında yaşanan ticari yakınlıkların Ressam Van Gogh’u çokça etkilediğini görmemek imkânsız.



Akira Kurosawa ve Japon Kökleri
Japon resmi Van Gogh’u nasıl etkilediyse, bir yüzyıl sonra Japon Kurosawa da Hollandalı Van Gogh’dan benzer şekilde etkilenecekti. Van Gogh ve Kurosawa’nın bir diğer ortak yönleri ise Akira’nın da bir ressam olmasıydı. Kurosawa’yı anlamak için Japon kültürünü ve resmini bilmek gerekli; keza o taklitçi değil sentezci bir yönetmen ve ressamdı. Japon
resminin çok geniş bir tarihi var, oysa sineması o kadar köklü sayılmaz, Japon resim sanatını biraz inceledikten sonra Japon sinemasına ve Kurosawa’ya uzanmak en doğrusu olacaktır.


Japon Resmi
Japon kültüründeki en mühim unsur, geleneklere bağlı değişimler yaşamakla ifade edilir, bu nedenle Japon sanat tarihine göz atıldığında da Çin ya da Hollanda fark etmeksizin etkilenmeler Japon anlayışıyla birleştirilerek kullanılmış taklit edilmemiştir, edildiği dönemler yakın tarihe denk düşüyor denebilir, bunda da küreselleşmenin ve kitle iletişim araçlarının gücünü görmek mümkün. Japon sanatına genel olarak bakacak olursak, Japon sanatında şöyle bir fenomen vardır, yeni üsluplar diğer sanat alanlarından önce resim sanatında ifadesini bulur.5 Felsefeci olan Sorai gerçek anlamda aydın bir kişi için kaligrafi ve resmin birbirini tamamlayan unsurlar olduğuna dikkati çekmiştir. Konfiçyüs düşüncenin yazılı kaynaklarını
onların dilbilimsel ve tarihsel bağlamda incelemiş; hem düzyazı ile şiir hem de kaligrafinin Japon aydını için yazınsal araştırmanın değer verilmesi gerektiğine değinen ilk kuramcılardan biri olmuştur.
Kaligrafi ve manzara resmini amatör bir eğlence için zevkli bir vakit geçirme amacıyla yapan Nagasaki’deki Çinli tacirler ve bu liman kentine kısa bir süre uğrayan profesyonel ressamlar Çin sanatının diğer çağdaş üslupları ve nanga resmini Japonya’da doğrudan doğruya getirmişler ve bu resmi Japonlara tanıtmışlardır. Japonların nanga resmi konusundaki bilgilerinin üçüncü ve en önemli kaynağı çeşitli Çinli ustaların üslubunda yapılmış insan figürleri, bitkiler, dağlar, kayalar, ağaç betimlemeleri yapmak için içinde resimli örnek modelleri bulunan ahşap baskısı el kitaplardır.
Tanınmış pek çok bunjinga sanatçısı bu konuda yazılmış kitapların çoğunu edinmiş, aydınlar sınıfı resminin temel kuram ve tekniklerini öğrenmek için bu kitapları rehber yani ana başvuru kaynağı olarak kullanmıştır.
Ahşap baskı resim üslubu ve tekniklerini öğreten el kitapları ise ahşap kalıplarla basıldıkları için fırça vuruşlarının zengin karşıtlıkları ve mürekkebin tonlaşmaları azalarak tek çizgiye düşmüş, düz renklere dönüşmüş ve arka fondaki beyaz kâğıt üzerinde keskin bir karşıtlık yaratan bir görünüme bürünmüşlerdir. 1740’lara ait olan Erik Çiçekleri adını taşıyan duvara asılır rulo resmidir. Bu resim sanatçının sadece Çin resim teknikleri konusundaki bilgisi göstermez ama aynı zamanda aydınlar resim üslubu konularına ne kadar vakıf olduğunu da gösterir. Nankai’nin bu resminde uçan beyaz tekniğiyle uygulanmış şiddetli fırça darbelerinin oluşturduğu dallarla erik tomurcuklarının üzerinde zarafetle resmedilmiş yapraklar arasında güçlü bir karşıtlık vardır. Uçan beyaz (hihaku) koyu renk mürekkebin beyaz kâğıtla iç içe geçtiği kaligrafik bir fırça darbesidir. Fırça vuruşu sırasında mürekkebe daldırılmış olan fırçanın ucu ikiye ayrılır ve siyah çizgilerin arasından beyaz renk görünür. Uçan beyaz tekniğindeki fırça vuruşu sırasında kalın mürekkep çizgileri arasında görünen beyaz kâğıt, çiçeğin taç yapraklarının yuvarlak hatları arasında kalan beyaz bölgelerle karşıtlık oluşturur. Yaprakların narinliğini vurgular. İşte Akira Kurosawa sineması da teknik anlamda bu metodu uygular, uçan beyaz gibi tek bir kere de çekilir sahneler. Usta yönetmen bu konuda çok titizdi, Kurosawa çekimler ne kadar zor şartlar altında olursa olsun çekilecek sahneyi defalarca prova ettirdikten sonra tek seferde sahneyi kusursuz bir biçimde çekerdi, ancak bunun da öncesi vardı: Storyboardlar! Kurosawa öğrendiği kaligrafileri yani metinleri resmetme yöntemini kullanıyordu, filmin hikâyesine göre her sahneyi tek tek resmeden yönetmen çizdiği yüz ifadesini dahi prova ettiriyordu aktörlerine. Storyboardlara dönecek olursak, Japon figürleriyle bezeli, ancak Van Gogh’unkiler kadar hareketli çizimlere sahipti, üçüncü ortak yanlarının intihar girişimleri olduğunu –neyse ki Kurosawa Vincent gibi başarılı olamadı- söylersek Akira’nın da dinmeyen bir iç savaşı olduğu tahmin edilebilir.
Resimlerdeki Batı - Japon sentezine ve dayandığı Japon geleneksel prensiplerine Japon sanat tarihinden bir örnek verecek olursak; 1700’lerde Japon ressam Taiga’nın esin kaynağı Batı sanatıdır. 1748’te Kyoto’dan Matsushima’ya gitmiş ve geri dönmüştür. Yol boyunca Fuji Yama’ya tırmanmış, Edo’da birkaç hafta geçirmiş parmak resimleri yaparak ün kazanmıştır. Edo’da bulunduğu süre içinde Batı sanatı örneklerini inceleme fırsatı bulmuştur. Burada hangi Batı resim örneklerini incelediği bilinmemekle beraber, bu resimlerin bakır baskı betimlemeler olduğu aşikârdır. Asama Dağı’nın Gerçek Görünümü adlı dikine asılır rulo resminde Taiga Batı perspektif tekniklerini kullanır; bakır baskıda asitle kazıma sonucunda ortaya çıkan ince çizgilere benzeyen ince çizgiler kullanan sanatçı, açık renkli boyayla sağladığı alanlarda bu manzaranın Asama Dağı’nın gerçek görüntüsü olduğunu ifade eder. Ancak son araştırmalarda bu manzara resminin Batı örneği resmin bir yansıması
olmasından daha önemli özelliklere sahip olduğu bulgulanmıştır. Bu da daha önce belirtildiği gibi tekniklerin salt alıntılanmasının ötesinde geleneksel ya da kişisel sentezlerle açığa çıkarıldığının kanıtıdır. Kurosawa
’da bu örneğe mükemmel bir örnektir, kendi cümleleri de bu konudaki fikrini belirtir zaten: “Genç Japon sineması yabancı sinemalardan, Fransız ve İtalyan sinemasından pek etkileniyor. Bu var olan bir tehlike. Büyük bir tehlike hatta. Size eğlenceli bir örnek vereceğim. Japonya’daki aşk ilişkileri, Fransa ya da İtalya’dakilerin aynı olmaktan çok uzaktır. Oysa genç sinemacılar batı filmlerinde gördüklerini aşağılık bir şekilde
kopya ediyorlar. Seyirciler de bu filmlere gerçek yaşamlarında öykünüyorlar. Oldukça gülünç bu. Teshigahara gibi bir adam bile bu yönsemeye karşı koyamadı. Ben işe başlarken çok sağlam bir Japon kültürü (sanat, edebiyat, tiyatro, özellikle nô) temeline sahiptim. Yabancı sinemadan bu Japon temeli üzerine etkilenmiştim. Bu da bana yabancı etkisini, Japon geleneklerini hiç unutmaksızın, değerlendirmemi, bana en iyi gelenini, en uygun düşenini soğurmamı sağladı. Bugünün genç yönetmenleri, doğrudan doğruya Japon olan bu kültür temelinden tamamıyla yoksundurlar. Oysa bana göre, kişisel bir yapıt meydana getirmekte en önemli şey budur. Kendinde bu kültür temelini taşımak, kök salmış olmak.”
Akira Kurosawa, tam da bu sağlam temelin üzerine oturtulmuş meraklı bir entelektüel bakışla yorumluyordu Batıyı. Öyle ki “1951’de Kurosawa’nın filmi Rashamon (1950) Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanarak batılı sanat çevresinin kapılarını Japon Sineması’na açıyordu. Rashamon bir eşkiyanın bir soyluya saldırısının dört farklı versiyonundan ibarettir ve Japon bezemine rağmen çok batılı bir tema, gerçeğin göreceliği teması etrafında kavramsallaştırılıyordu. “Japon ve batılı etkilerin bu bileşimi, Kurosawa sinemasının özelliklerinden biridir ve onun Batıda popülerliğini sürdürmesini sağlayacaktır.” Öyle ki Rashamon Japon sinemasına modern kavramını sokan ilk filmdir.
“Bana kalırsa, yapıtlarımda iki eğilim var. Bir gerçekçi eğilim (Norainu-Kuduz Köpek, Ikiru-Yaşamak), bir de sanatçı eğilim (Shichinin no samourai-Yedi Samuray, Kumonosu jo-Örümcek Şatosu). Yapıtımda bu iki eğilim var. Ama ikisi de ben farkından olmaksızın, kendiliğinden doğuyor. Ben kendimi gerçekçi saymıyorum. Gerçekçi olmaya çalışıyorum ya, değilim. Bir türlü gerçekçi olamıyorum, duygucuyum çünkü. Plastik sanatlara, güzelliğe çok derinden bağlı olduğumu hissediyorum. Gerçeğe soğuk bir bakışla bakamam. Bundan dolayı gerçekçi değilim zaten. Öyle sanıyorum ki, filmlerimde bazen kıyıcı sahneler bulunuyorsa, bu
gerçekçilikten değil de zayıflığımdan ileri geliyor. Gerçekte yufka yürekliyim ben. Savaş sırasında söz özgürlüğü yoktu. Savaştan sonra Japonya üzerine söylenecek öylesine şeyim vardı, öylesine doluydum ki! O vakit benim için tek anlatım aracı gerçekçilikti.”13 diyen Kurosawa Avrupa ve Amerika sinemasını da harmanlayan filmlere imza attı. Avrupa’nın entelektüel yaklaşımıyla, Amerika’nın eğlenceye dönük yanını da filmlerine kattı. Van Gogh’dan bir ressam olarak etkilenirken, Rus yazarlardan ve Şekspir’den hikâye anlamında etkilendi. Kısaca kaligrafik manzumeler yerine roman ve öyküleri, ahşap baskı ve resimler yerine de kendi storyboardlarını hazırladı ve bunlardan sinematografik bir dünya yarattı.
Kagemusha (1980) ve Ran (1985) uzunluk, tema, seyirlik açısından muazzam ölçekteki yapımlardı ve Kurosawa’nın en önemli çalışmaları arasında yer aldılar. Sonra, Yume (Düşler)(1990) ve Madadayo (1993)’da görüldüğü gibi önceki filmlerinden farklı olarak daha kişisel bakış açılarına yöneldi. Daha kişisel bakış açıları aynı zamanda izlenimci bakış açılarını tümden açığa vurmak demekti. Yume (Düşler) filminde düşlerinden yarattığı farklı kısa filmleri bir araya getiren yönetmen kendiyle özleştirdiğini düşündüğüm Van Gogh’la aynı tablonun içinde bir araya geliyor ve aslında tüm bu incelemenin temelinde Kurosawa’nın Vincent’ı rüyalarında görüp ona ulaşmaya çabalamasını anlama isteği yatıyor. İntihar girişimleri, kardeşleriyle bağları, sanat anlayışları gibi birçok benzerlik taşıyan Van Gogh ve Kurosawa şüphesiz çağlar ötesi bir başarı yakaladılar. Van Gogh'un dehası öldükten sonra dünya çapında fark edildi, Kurosawa ise globalizmin artık ivme kazandığı bir çağda kitlelere seslenen bir iş yaptığı, üstelik imparator lakabını alacak kadar iyi bir iş yaptığı için dünyaca tanınmış bir yönetmen olmayı başardı. Yüzlerce yıllık Japon resmi ve yine yüzlerce yıllık batı resim anlayışları bu insanları etkileyen ve onlara yön veren önemli yapı taşları olarak varlıklarını sürdürüyorlar ve yeni dehalara yol vermeye devam edecekler.



Bibliyografi:
1)”Empresyonizm Nedir?”
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Empresyonizm (Erişim Tarihi: 2 Haziran 09)
2) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:91
3)Ingo F. Walther, Van Gogh, Ankara, ABC Kitabevi, 1997, s:25
4) Herbert Frank , Van Gogh, İstanbul, Alan Yayıncılık, Mart 1985, s:146
5) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:44
6) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:105
7) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:106
8) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, ss:107-108
9) Aykut Gürçağlar, Japon Resim Sanatı ve Batı Resim Sanatı: Etkileşimler Mimar Sinan Üniversitesi Yayımlanmamış Ders Notları, Güzel Sanatlar Fakültesi, s:109
10) Türk Dili Sinema Özel sayısı Çev: Nijat Özön, Ocak 1968, Sayı:196 ss:435-437
11) Geoffrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi, Ahmet Fethi (der, çev.) İstanbul, Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2003 s:814
12) Geoffrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi, Ahmet Fethi (der, çev.) İstanbul, Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2003 s:811
13) Türk Dili Sinema Özel sayısı Çev: Nijat Özön, Ocak 1968, Sayı:196 ss:435-437
14) Geoffrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi, Ahmet Fethi (der, çev.) İstanbul, Kabalcı Yayınevi, Mayıs 2003 s:814

Robin the Hood

Robin the Hood.. yani 'kukuletalı robin'..Robin Longstride öldürülen bir baron taş duvar ustasının (ki Mason manasına gelir o dönemde taş duvar ustası olmak) oğludur, tabi o bunu çok sonra öğreniyor.. Aslan Yürekli Richard'ın ölümünden sonra ordudan arkadaşlarıyla kaçan Robin yolda merhum kralın tacını geri götürmekte olan şövalyelerin uğradığı pusuda fransızları haklar, tacı ölmek üzere olan Sir Loxley'den alır ve kılıcını da babası Nothingham Baron'una götürmek üzere yola çıkar.. İyice anlatıp izleyecek olanların tadını kaçırmak istemiyorum, ama kılıcın üzerinde yazanı da yazmadan edemiyorum: "RISE AND RISE AGAIN UNTIL LAMBS BECOME LIONS" Özetle,
Ridley Scott muhteşem bir Robin Hood yorumlaması yapmış tartışmasız.. Sinemasal açıdan yorumlamaya gerek bile duymuyorum, zira ayışığında tohum ekilen muazzam sahne (ki sahnenin müziği budur:( http://fizy.com/#s/1j824u ) ve okun yaydan fırladığı harika görüntüler gibi unutulmaz görsel şaheserler var film boyunca..

Russel Crowe'u hiç sevmezdim ben eskiden, ama gördüm ki yıllandıkça değerlenmiş bu adam, hem oyunculuğu, hem yakışıklılığı nüksetmiş.. Destansı filmler gerçekten destansıdır, siz dışardan bir gözle izlersiniz, ancak ben Robin Hood'da sanki filmin içindeymişim gibi bir duyguya kapıldım bir ara; sanki film devam etse günlerce ben yaşadığım hayat da orasıymış gibi film olduğunu hatırlamadan izlemeye devam edebilirim!


Ve Cate élise Blanchett.. Kusursuz zarafetin adı. Şunu bir kadın olarak çekinmeden söyleyebilirim ki eğer bir kez daha doğsam ve kim olduğumu seçme şansım olsa Cate Blanchett olmak isterdim! Her filminde kendine hayran bırakan muhteşem kadın! Cate Robin Hood'da Lady Marion Loxley idi.. Ve Fransız Philip'in bozguna uğradığı çıkartmaya yabani hırsız çocukları da alıp zırhıyla savaşmaya geldiği an, bana yeniden bu kadından daha çok savaş meydanına yakışacak bir dişi yok yeryüzünde dedirtti ve içimdeki amazonu da ayaklandırdı yeniden, hep yaptığı gibi..

Sonuç itibariyle, rahatlıkla söyleyebilirim ki bu film, Robin the Hood'la ilgili bugüne dek zihnime kazınmış tüm alaycı yorumları tek seferde sildi, yepyeni bir Robin yarattı zihnimde, ki bu kez 'kukuletalı Robin' den bambaşka bir Robin bahsettiğim; Robin Longstride! ve yine bekaret kemeri geyiğiyle dalga konusu olmuş lady Marion'un yerine zarif ve cesur savaşçı Marion'u da bu filmle yüreklere kazıdı Cate Blanchett. Taş duvar ustaları hakkında onlarca kitap okudum, ve hâlâ arada aralarına karışma isteğimi bastıramayacak kadar gizemli ve zekiler gözümde.. ama tabii ortaçağın karanlığını aydınlatan dönemlerine binaen bu söylediklerim.. yakın geçmişin kanlı aydınlanmacılarına dair değil...