26 Nisan 2012 Perşembe

ömrümün son günü

mother & child - gustav klimt


Üzerinde yağmur damlaları birikmiş sarı taç yaprakları sarsıldı ve damlalar yüzüne sıçradı, birden irkilen küçük başı geri gitti, sonra hayret dolu koca gözlerini bana çevirdi. Ağzı şaşkınlıkla açılmıştı, yüzündeki suları sildi. Sonra minik, sevimli burnunu yine çiçeğin içine daldırdı.
Bu küçük güzel adam benim dört yaşına henüz girmemiş oğlum. Koca koca açmaya çalıştığı yeşil hareli kahve gözlerini benden almasına çok memnunum, çekik olmalarını da kocama borçluyum. Bahar fırtınalarını, ağaçlıklı, hala yeşil kalabilmiş bir yerde karşılamış olmak, biraz serinletiyor içimi. Yağmurdan sonra bahçeye çıkıp onun pek de görmeye fırsat bulamadığı çiçekleri ve böcekleri öğretiyorum ona. Karınca yuvalarını keşfedip izliyoruz birlikte. Ev dedemden kalma. Üç katlı ve içinde geçmişten kalma bolca eşya var, bir de duvarlarda çocukken geldiğimde izlemeye doyamadığım duvar kağıtları…  Yıllar oldu buraya gelmeyeli, annemle babam 10 kilometre ötede oturuyor. Hem onlara yakın hem de üç kişilik küçük ailemle bir başıma son tatilimi yapıyorum, son saygı duruşumu.
Kocam yukarda. Üçüncü katın kocaman balkonundan bizi izliyor arada. Yanımıza gelemiyor. Sanırım yine benden gizli ağlıyor. Erkekler böyledir, sizi kaybedeceklerini anladıklarında dünya başlarına yıkılır, oysa hep orada olacağınızdan emin olsalar, kolayca sıkılabilirler sizden. Korkmuyorum ben, oysa o korkuyor biliyorum. Ben gidince bu hayatı göğüsleyemeyecek olmaktan korkuyor, oğlunu annesiz büyütmekten korkuyor, ona benim kadar iyi kitap okumayı becerememekten de korkuyor belki. Geceleri yatakta bensiz kalmaktan, sarılıp o sıcaklığı artık asla bulamayacak olmaktan dolayı acı çekiyor. Bunun acısını anlıyorum işte. O acıyı ben de yaşıyorum çünkü. Fakat korkuyu anlamam pek mümkün olmuyor. Ölüler korkmaz çünkü.
Islak çimenlerin üzerine koşturan çocuğuma bakıyorum. Son günlerde hiçbir şey yapmadan sadece ona bakıyorum. Gülüşünü, kıkırdamasını, ağladığı zaman yanaklarından süzülen berrak yaşları zihnime kazımaya uğraşıyorum. Eğer ölüm sandığım gibi bir bitiş değilse gittiğim yerde onu hatırlamak, hiç unutmamak için yapıyorum bunları. Özlemekten, onu sevmeye devam etmekten korkmuyorum. Unutmaktan korkuyorum.
Ben bunları düşünürken oğlum koşarak bana geliyor ve bacağıma sarılıyor şiddetle, eğilip yüzüne bakıyorum, “Anne…” diyor, sonra da öpüyor yanağımdan. Hissettiğini biliyorum.
“Anne, orada karıncalar çok kalabalık olmuşlar. Yeşil kocaman bir böceği sırtlarına almış götürüyorlar, kurtarmak istedim, ama korkuyorum. Elimi ısırır mı böcek?”
Bir an yutkunamadığımı fark ediyorum, gözlerim her an taşabilir! O sırada kocamı yanı başımda fark ediyorum, eğilip ufaklığı kucağına alıyor ve “Hani nerede?! Çok mu büyük gidip bakalım, kurtaralım!” diyor ve ilerliyor karınca yuvasına doğru. Peşlerinden gidiyorum, eğiliyoruz ve karıncaların ölmüş bir peygamber devesini yuvaya taşıdıklarını görüyoruz. Baba ve oğul böceği almak istiyorlar. Karanlık yuvaya götürülmesini, orada parçalara ayrılmasını engellemek için kahramanca bir tavırdalar. Renan elini böceğe doğru uzatırken, elini tutuyorum. “Bırakın, ölmüş zaten. O boş bir kabuk yalnızca.” Beni de çılgınca kurtarmak isteyen kocam yüzüme bakarken dona kalıyor, çekik, çocuksu gözlerinde bir şelale fark ediyorum birden, eğer hemen bir şey söylemezsem sarsılarak ağlayacağını anlıyorum. Elimi omzuna koyup, “İzin verelim de karıncaların işine yarasın, hepimiz toprağa faydalı olmalıyız, hadi ama beyler!” diyorum gülerek. Yutkunabiliyor ben gülünce. Gülmemi çok sevdiğini biliyorum, ondan bunu esirgemek istemiyorum, çünkü ben gittiğimde o da beni hatırlamak için kazıyor zihnine her halimi. Sabah uyanırken ki çocuksuluğumu, onu baştan çıkarmak için yaptığım ufak hileleri, kızdırdığında verdiğim gülünesi ani tepkileri ve çok sevdiğimiz küçük adama bir şeyler öğretmeye çalışırken yüzüme yerleşen bilge ve sakin halimi unutmamak için savaşıyor.
Korkmuyorum, ama acı çekiyorum. Hayatıma anlam veren adamı terk edip gitmenin acısı kavuruyor içimi. Oğlumun bensiz büyüyeceğini bilmek, beni hayal meyal anımsayacak olmasının hüznü boğuyor ruhumu. Yüreğimde durmadan sıcacık kanayan bir kurşun yarası var sanki. Ölecek olmanın çaresizliğini tarife söz bulamıyorum bir türlü.
Daldan düşmeye hazır, ağır bir meyve gibiyim. Ağaçtaki vaktim doldu ve toprağa kavuşmaya çok yakınım artık. Oğlum hala inatla “Neden?” diye soruyor. Niye böceği kurtarmadığımızı anlamak güç geliyor ona. Öldüğünü ve onun için yapılacak bir şey kalmadığını anlatmaya çabalıyorum. “Canlılar artık güçleri kalmadığında ölürler, bu çok normaldir, bazen yavruları ve arkadaşları onlar için çok üzülür, ama onlar öldükleri için hiç korkmazlar ve canları acımaz. Bu yeşil böcek toprağa karışacak ve karıncalara yardım etmiş olacak. Onun görevini yapmasına engel olamayız…”
“Onun yavruları yok mu? Üzülmezler mi?”
“Vardır belki… Üzülürler tabii, çok özleyebilirler annelerini, ama annelerinin toprağa yardım etmeye gittiğini bildikleri için gurur duyuyorlardır eminim! Onu hatırlayıp iyi çocuklar olmak için çabalıyorlardır.”
“Anne…” dedi dudağı bükülürken, artık gelecek sorudan emindim, ben de bir filmde ölen insanları gördüğüm gün anneme aynı soruyu sormuştum, bükülen dudaklarıma akan tomurcuk yaşlarla. O an aynı tomurcukları gördüm gözünde
“… sen de mi toprağa gideceksin bir gün?”
Artık nefes alamadığımı hissediyordum. Renan koşarak uzaklaştı, hıçkırıklarını boğmak için kolunu ısırıyordu. Derin bir nefes aldım, dudaklarımı ısırdım, gülümsedim. “Evet annecim. Ben de bir gün toprağa gideceğim.” Kısacık kollarını sımsıkı doladı boynuma, burnunu çeke çeke ağlıyordu. “Gitme anne, gitme!” dedi. Sarıldım, kokladım. Tanrım, neden ben diyordum içimden! Neden! Neden!!!
“Korkma” dedim.
 “Daha bir yere gitmiyorum. Hem bunda üzülecek bir şey yok, hepimiz bir gün toprağa gideceğiz. Orada yeni karıncalarla, böceklerle tanışacağız, onlara yardım edeceğiz, sonra da iyice toprak olup bir gün yine bir çiçek olarak toprağın üstüne çıkacağız! Üstelik muhteşem kokuyor olacağız. Eğer ben ölürsem, toprağa gitmemden bir süre sonra mutlaka çiçekleri koklamalısın, sen her kokladığında ben seni burnundan öpüyor olacağım!”
“Söz mü!”
“Söz!”
Güzel gözlerindeki yaşları sildim, kucağıma alıp eve çıktım. Renan ortalıkta yoktu. Yatak odasına girmeye cesaret edemedim. Balkona çıktım ve bir zaman taa oraya dek uzanabilen ıhlamurun hikayesini anlattım ona. O da ölmüştü, ama kesildikten sonra toprak olup bahçenin aşağısında yeniden doğmuştu! El salladık ona ve çiçeklerinden çay içmeye söz verdik hasta olduğumuzda.
Öğle uykusuna yatma zamanı gelmişti. İkinci kata indim, benim çocukken kaldığım çocuk odasına girdik ve hala bakmaya doyamadığım duvar kağıdındaki çocuğun maceraları hakkında konuşarak uykuya teslim etti kendini… Açık kumral saçlarını sevdim. Kuş sesleri gelen camı kapamadan çıktım.
Üst kata çıktım yeniden, bu kez girdim yatak odasına. Renan uyuyakalmıştı yatağın üzerinde. Anne karnında gibi iki büklüm yatıyordu. Yaklaşıp yüzüne baktım, gözlerindeki şişlik uykuda bile belliydi. Saçından öperken uyandı birden. İrkilerek içini çekti, “Bana sarıl…” diyerek sarıldı bedenime… Yataktan balkon kapısına bakıyordum, ışık huzmeleri öylesine güzel sızıyordu ki göğe açılan bir yol gibiydiler. Gülümsedim huzmelere, odanın döşemelerine ve yüzüme, ılık, sıcak bir sarıyla değiyorlardı. Renan daha sıkı sarıldı arkamdan, boynumdan, saçlarımdan öpüyor, kokluyordu. Ne kadar yapsa da doyamıyordu biliyorum, ‘bir dahası olmazsa yarın’ korkusuyla daha çok sarılıyordu hep… Ilık bir rüzgar başladı. Meltem. Baharın çiçek kokuları, ışığın huzmeleri, öğlen yağmurundan kalan toprak kokusu doldu odaya, ince tüller havalandı. Dönüp öptüm dudaklarını ve “seni çok seviyorum” dedim. Kıpkırmızı gözlerinin içiyle güldü, “seni şimdi bile özlüyorum, çok korkuyorum… çıldırmama çok az kaldı…” dedi. “Çıldır o zaman.” Dedim çekinmeden. “Mutlaka bir gün iyileşirsin, acını bastırma, saklama. Yaşamaya devam etmekten korkma. Bu bana ihanet değil.”
Sarıldı, öptü, öptü, öptü… Dokunuşlarımı özleyeceğini bilmenin hazzıyla sevdi beni, dokunuşlarını özleyeceğimi bilmenin hazzıyla içime aldım onu, her gidiş gelişinde daha da çok isteyerek… Sonra ikindi vaktinin rehavetiyle uykuya teslim olduk sarmaş dolaş…
Neden sonra birden zıpladım, kapıda bir çift minik ayak belirmişti. Uyanmış ve açlıktan şikayet ederek kalkmamızı rica ediyordu. Mutfakta buluşma sözü alarak kapıyı kapatmasını istedi babası. Gülerek giyindik ve buluşma yerine gittik. Akşama anneannesine davetli olduğumuzdan benim çok sevdiğim fıstık ezmesini de işin içine katarak bir şeyler atıştırdık, ona çorbasını içirdik.
Akşam çökmeden giyindik ve 10 kilometre ötedeki dedeye mangala gitmek için yola çıktık. Ben artık ufak tefek şeyler dışında pek yemek yiyemesem de bir arada olmak yetiyordu. Başıma geleceklerden haberi yoktu elbette kimsenin. Yoksa hangi anne baba dayanabilir çocuğunun öleceğini bilmeye. Durmadan yinelenen “Çok zayıfladın, nasıl oldu bu, hep solgunsun, nerde canlı halin?!” cümlelerini geçiştirmeye alışmıştım. Tedavi görmeyi kabul etseydim daha fazla acı çekerek, daha uzun süre sonra ve daha beter bir bedenle ölecektim, ama sonunda ölecektim işte. Son zamanlarımı dilediğim gibi geçirmek varken eziyet etmek ne geçirecekti elime, 1-2 yıl daha uzun bir ömür mü? Sancılarla dolu… Oğlum beni güzel hatırlasın istedim yalnızca, hatırlayabilirse eğer, kocam da…
Annemle babama baktım doya doya. Annemden bana kalan ve oğluma devrolan hareli gözlere baktım… Babamın bana olan delice sevgisini gördüm, hiçbir zaman eksilmeyen… Küçük adamın onlara nasıl da kur yaptığını, şımardığını, sevildiğini… Kocamın yüzünden eksilmeyen acı dolu sevgiyi…
Bütün akşam hiç ölmeyecekmiş gibi güldüm, dalga geçtim babamla, anneme hiç olmadığı kadar sarıldım. Büyüdüğüm evi, yattığım yatağı sevdim gözlerimle. Bol bol fotoğraf çekmesini istedim Renan’dan, şaşırdılar hiç olmayan poz verme merakıma bir ara, ama Renan anlıyordu ve istediğimden fazlasını çekiyordu. Aldığım nefesi bile havada yakalayıp tutmak istercesine. Sonra içim sızlayarak ayrıldık evimizden, bir zamanlar anne babamla büyüdüğüm, yaşadığım, hayatı anladığım evden…
Yıldızların ışığında girdik bahçeye, çitleri açtım, arabayı park ettik. Küçük adam uyuyordu. Babasının, ona hayatının kalanında bakacak olan adamın kollarında çıktı eve. Yatağa yatırdık, birlikte izledik soluk alıp verişini… İçimde bir şeyler dağlanıyordu, kızgın lavlar yakıyordu sanki göğsümü. Ağrılarımı, acılarımı hissetmeme engel bir ateşti bu! Sona yaklaştığımı biliyordum, öptüm oğlumu saçlarından, yanağına gözümden bir damla yaş düştü, süzüldü… Çıktık odadan, ışıkları açık bıraktık, üst kata çıktık. Sessiz sessiz ağlıyorduk birlikte, ağlamıyormuş gibi yaparak. İçimden sarılıp, deliler gibi “Beni bırakma, gitmek istemiyorum!” Diye haykırmak, ağlamak geliyordu!
Yapamadım…
Ama o deliler gibi sarılıp inlemeye başladı, hıçkıra hıçkıra ağlıyor “Beni bırakma” diye sarsılıyordu! Ağladık birlikte, uzunca bir süre, çok ağladık.
İkimiz de yatıştığımız da “Uyumayalım” dedim… Bir şeylerin farkındaydık, bu son geceydi. Benden sonra olacakları konuşmuştuk. Onun durumu nasıl idare etmesi gerektiğini, küçük adamın geleceğini, ailelerimizin acılarını, tepkilerini nasıl karşılaması gerektiğini biliyordu. Tek isteğim omzunda güneşin doğuşunu, sabah serinliğini ve ilk çiğ tanelerini omzunun sıcaklığında görebilmekti… Ormanda kaldığımız ilk gece olduğu gibi… Çadırda üzerimize çiseleyen yağmurun sesini, gölün kenarındaki zifiri karanlıkta gördüğümüz ateş böceklerini, ateşte pişirip yediğimiz şeyleri, bana aşık olduğunu ilk söylediği anı, kalbimi kırdığı anları, yeniden tamir ettiği zamanları… Kavgalarımızı, barışlarımızı, sevişmelerimizi, hüzünlerimizi, ona şiir okuduğum geceleri ve onun bana aldığı kitapları… Artık bedenim dinginleşmişti, gün sabaha ilerliyor, tan vaktinin rengi milyonlarca yıllık kanyonun duvarlarına yansıyordu… Omzunun şefkatinde ve saçlarımda dolaşan nefesinde teslim oluyordum uykuya ağır ağır… içimin çekildiğini ve söz söyleyemez olduğumu hissediyor, bunu ona söylemek ve ne kadar huzurlu olduğumu anlatmak istiyordum, ama tepki veremiyordum…
 ve devam etti görüntüler… Bu evdeki anılarım, dedemle oyunlarımız, ıhlamurun kesildiği gün döktüğüm gözyaşları, anneme sarıldığım anlar, babamın beni çok seven bakışları, Renan’ı ilk gördüğüm an, gülüşü, ormanda ilk gecemiz, çıktığımız tatiller, evlendiğimiz gün, hamile olduğumu öğrendiğim an, çocuğumuzun olduğu gün, oğlumun ilk konuştuğu vakit, sabah bana sarılışı, gitme deyişi, kocamın beni öpüşü, evim, serinlik, çiğ iniyor yere, rüzgar esiyor, ilk gün ışığı içeri sızarken… ben... sonra,
Karanlık.